24 Temmuz 2009 Cuma

Eser, Batuhan, Tesadüfler ve Bokononizm - I





*
Bokononizm Terminolojisi;

-Bokonon: San Lorenzo Cumhuriyet'nin ötesinde kimsenin tanımadığı bir din
-Karass: “Akla yatkın hiçbir nedeni olmaksızın, yaşamınızın bir başka kişinin yaşamıyla karıştığını görürseniz” diye yazar Bokonon, “bu kişi sizin karass'ınızdan olabilir”. Karass farkında olmadan Tanrı'nın isteklerini yerine getirmek ortak amacı ile çalışan bir grup insandır..
-Vin-dit: Bokononizm doğrultusunda ani bir dürtme'dir. Bokononculuğa doğru, “Yüce yaradanım demek herşeye rağmen benden haberdarmış, meğer benim için ne karmaşık planlar kurmuş, kurban olduğum” düşüncesine doğru, ani çok kişisel bir dürtüyü tanımlar.
-Foma: Yazının içinde açıklanacaktır.
*

Herşeyin nasıl başladığını anlatmak zor. Fakat hikayenin bilinmeyen taraflarından biraz bahsetmeye hakkım var. O zamanlar, çocukluktan gençliğe geçiş dönemimizde, daha San Lorenzo insanlarını ve Bokononizm'i bilmeden çok önce, herşey çok yavaş ve küçük başladı. İlk zamanlar farketmek mümkün değildi. Kumbaraya günbegün ağır ağır para atar gibi, seneler içinde tel tel dökülen saçlar gibi.. Birde baktık ki çok paramız var. Birde baktık ki aynaya kel kalmışız. O noktada "bir güç var" dedik. 'Vin-dit'lerin sayısı arttıkça sizde bu farkındalığa varıyorsunuz. Bahsettiğim konu ise tesadüfler, bahsettiğim konu Bokononizm, bahsettiğim konu kedi beşiği. Ve herşeyin birbirine bu kadar "süper bağlı" olması..

Bokonon önce beni gördü. Yine de en has 'karass'ım olarak batuhan'ı da gördü diyebiliriz. Açıkcası yaşadığım bir şeyi batuhanla yaşamadıkça yada kendisi de yaşamış kadar olmadıkça, yaşanmasının çok önemi yoktu. Batuhan olmasaydı bu kadar anlatma hevesim olurmuydu hayatta bilmiyordum. Ben olmasaydım batuhan bu kadar çok konuşmaya yeltenmezdi ama bunu biliyorum, neyse.

Hayatımdaki tesadüfler bir iki, yavaş yavaş daha sonra çok sık olarak kendilerini göstermeye başlamış ve devam ederken, tüm bu günlerin sonunda batuhanla durum değerlendirmesi yapıyorduk. Bir anlam şekillendirmiyorduk, sadece şaşırıyorduk. En karışık guy ritchie kurgusundan daha iyi bir kurgu, en 'olmaz artık bu kadar rastlantı' paul auster kitabından daha abartı - fakat bir anlam aramıyorduk. O zamanlar Bokonon'u bilseydik güzeldi. Ama bilmiyorduk. Vin-dit'ler bir bir bizi geceleri eski bir apartmanın giriş katında şaşkın küçük kedi yavruları gibi koyarken, başımıza gelenler çok normal şeyler değillerdi ama uyanamıyorduk. Saatlerce konuşuyorduk sadece..

Sonra bir an geldi -her inişin bir çıkışı olduğu gibi- Bokonon küstü bana. Onu anlamadığımız için, aramadığımız için belkide. Ve birden hayatımdan tesadüfleri aldı götürdü. Sanırsam bana verdiği kredi tükenmişti. Yeteri kadar Vin-dit vardı ama anlayamamıştım. Sınıfta kalmıştım. Çağrıyı görememiştim. Benim tüm bu olanlara önceleri "ne garip" sonra da "ne eğlenceli" demem ve her tesadüf olayından sonra yaşananları batuhanla çay saati muhabbeti haline çevirmem Bokonon'a dokunmuştu. Bokonon beni çağırıyordu ve sonra.. Birden gitti. Hayat hala yaşanılacak bir yerdi fakat o minik heyecanlar kaybolmuştu. Yokluğunu çok aradım.
Batuhan da aramış olacaktı ki bayrağı devraldı. Her zamanki gayreti ile, "tesadüfler bana gelmezse ben tesadüflere giderim" dedi. Yer yer küçük şeyler yakaladı, yakalayamadığı yerde ise yolda giderken bir taşa takılmasını ve ardından yolda başka bir taş görmesini bile çok büyük bir tesadüf olarak adlandırmaya başladı. İş kısa süre sonra can sıkıcı bir hal almıştı. Tabi o zamanlar da Bokonon'u bilmiyordum ve foma nedir bundan habersizdim.. Aslına bakarsanız Bokonon benden vazgeçip Batuhan'ı seçmişti. Foma bokonon'a göre "zararsız gerçek dışılar","zararsız yalanlar"dır..Ve derki "eğer fomalar doğru kullanılırsa hayatı daha güzel bir hale getirebilir.." Foma nedir bilmediğim için batuhan'ın bu yaptığı ne derece kabul edilebilir bilmiyordum. Ta ki Bokonon tekrar bana dokunana kadar. Ve bu sefer öyle bir dokunuşki, adeta batuhanla beni kavradı, havaya kaldırdı ve yüz yüze, göğüs göğüse çarpıştırdı, DAN! fırlattı bir köşeye. Bir anda karass'ımızın üye sayısı artmıştı. Kaplumbağalardan bahseden bir kız, brezilyalı bir aile, içtiğimiz kahve, ve o an tesadüfen yanımızda olan ve bu muhteşemliğe tanık olma şansını yakalayan saftirik bir çocuk vs. İşte o an bunun iyiye bir işaret olduğunu, Batuhan'a çokta karışmamam gerektiğini ve Bokonon'un beni affettiğini anladım. Artık benim görevim Bokonon'u anlatmaktı. Batuhan'ın görevi ise fomalar ve üyeleri toplamaktı. Böylece Batuhan'ın fomalarını kabul etmeye başladım. Kısa sürede saflarımız genişlediğini gördük, karass'ımızın.. Özellikle kendi gölgesinin fotoğrafını çekebilen bir çocuk ve batı karadenizli bir capoeiracı çocugun karass'ımızda olduğunu biliyorum..

Tabi tüm bunları kafamda Bokonon'u tanıdıktan sonra konuşlandırabildim.. Olayların üzerlerinden seneler geçtikten sonra.. Şimdi hoş bir tebessüm var yüzümde..

Gelinen durum bu, hala bir yoldayız ve devam ediyoruz. Arıyoruz. Yinede şu an yaptığımız çıkarımlarla, tam içeriği olmasada kapağına ulaşarak Bokonon'un, bir mesafe kat ettik. Kafamda ilerleyebildikçe, öğretiler devam edecek sevgili karasslarım..Dediği gibi bu yolda “herşey birbirine süper derecede bağlı”. Dediği gibi amaç “mutlu olmak”..
Bokonon'u sizde tanıyın... İçim rahatladı, anlamlandırdım, birde bu yazıyı yazdım. Sayesinde..

Ama unutmayın bokononla ilgili hiçbir şey doğru değildir..
Ve bokonon derki
Foma ile yaşamak sizi yiğit, iyi yürekli, sağlıklı ve mutlu kılar..

Kurt Vonnegut ve Batuhan'a...

*Tesadüf: Kurt Vonnegut bu fotoğrafta Batuhan'ın babasına çok benziyor.. sevgiler..

1 Aralık 2008 Pazartesi

03 Aralık Peyote



Bir konserimiz var (serdarcharliebrown'ın blogu sandım burayı bir an). Güray Binay & Psycho Pop ile beraber çalıyoruz. Daha önce hiç dinlememiştim, bir kaç defa duymama rağmen. Meğersem onlar da Vol-I'de yer almışlar. Böylece albümü dinlemediğimi de belli etmiş oldum(rezalet). Sinan gibi, "türkiye sınırlarında alternatif müzik adına nerede, niçin yaprak kımıldıyor"a hakim bir adam ile iyi bir kontrast oluşturuyoruz minik grubumuzda. Konser bahanesi ile girip dinledim bugun; güzel sound güzel şarkılar, güzel bir gece olacağa benzer. O gece rock yıldızı bile olabilirim (bir zahmet myspace'e girip 'söyle' yi dinleyin).

Sevgili Elif hanım da afiş(ler)i ulaştırmış. "Ars Longa Afiş Kolektifi" projeme 2. basamak ile devam etmekteyim. Aslında afiş bir süredir dolaşıyor ortada ama sanırsam ben "yeni" kendime geldim afişi bloguma koymak için(!). Afişi ilk gördüğümde yora'dan uygar ile her geceki müzik/dünyafutbolu/kurtlarvadisi tadında (çok deneyseliz) muhabbetlerimizdeydik. Afişi görünce yine-yeniden kendimden geçtim ve istemsizce şöyle dedim "görsel vs işitsel" karşılaşmasını (allah aşkına böyle bir karşılaştırma var mı ya!?) kesinlikle görsel kazandı". Evet dedim işte, burada da belgeliyorum. Ruhaltı çözümlemesini başkalarına bırakıyorum. Açıp açıp bu çalışmalara bakmaktayım. Bir kaç saniyeyi geçmiyor göz gezdirmem, ama 4 dakikalık bir notwist şarkısı dinlemiş kadar haz alıyorum. Çok heyecanlı. Başka bir duyuya hitap eden aynı tat. Ne güzel. Elif'e bir fan sitesi mi açsak. Umarım afiş kadar güzel bir konser olur. Acaba konserden sonra buraya bi review yazmalı mıyım? Yoksa veriym serdar mı yazsın. Merhaba serdar.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Kısmet




ilk tepki: wtf?

(hemen ardından duygusallaşmak isterim)

hayat fani, biliyoruz.. herşey biter -
herşey göçer.. iskeleler bile.. ve/ama anılar.. vay be karaköy iskelesi.. eh, o zaman;


so long, and thanks for all the fish...



19 Kasım 2008 Çarşamba

Gallery Piece

I want to be your love / I want to make you cry / And sweep you off your feet ~
I want to hurt your pride / I want to slap your face / I want to paint your nails ~
I want to make you scream / I want to braid your hair / I want to kiss your friends / I want to make you laugh / I want to dress the same / I want to defend you ~
I want to squeeze your thighs / I want to kiss your eyelids / And corrupt your dreams ~
I want to crash your car / I want to scratch your cheeks /I want to make you sick /I want to sell you out /Want to expose your flaws /
I want to steal your things / I want to show you off / I want to tell you lies / I want to write you books ~
I want to turn you on / I want to make you come / 200 times a day / I want to dry your tears / Every time you're sad / I want to be what's happening / I want to be your only friend / I only go all the way

18 Kasım 2008 Salı

Harsh Lounge - Peyote 7 Kasım


Hiç bir işe yaramazsa bu blog, kaç zamandır aklımda olan "konser afişlerini arşivleme" fikrime yarayacak. Kasım konserinden başlıyorum. Şanslıyız ki arkadaş kahrı çekerek sevgili Elif Ars Longa'nın tüm afişlerini üstlenmekte. Hikayesi de var bunun, biraz alkolün etkisi yüzünden çok da birşey kalmamış aklımda şu an farkettim ama, Elif'e bir arkadaşı japon balığı oyuncağı hediye ediyor, ona bakarkene "pff daha afiş ayarlamam gerek" diye düşünüyor büyük ihtimal ile. Ve bu güzel işi yapıyor. Çok romantik bir hikaye değilmiş farkettim ama ortaya çıkan iş öyle,
Elif orada afişi yaparken bende önceki gün içtiğim rakının etkisi üzerine biraz edebiyat dedikoduları harmanlıyor ve "rakı şişesinde balık olsam" diyordum. Denk geldi..?

' I'll be in the bar, with my head on the bar. '

21.11.08 tarihi itibari ile.. (sınav haftası ızdırabı biter, ben kendimi dışarı atar / 2 gün kaldı)
~~
Bu arada söylem - resim birlikteliğini toparlamak, 'bağlamı' kaybetmemek adına;
2. Palahniuk "roman'dan sinemaya" uyarlaması ilki kadar yüksek bütçeli ve iddaali (ve hatta fenomen) değil fakat eğlenceli olmuş. Kitabı sevenler mutlaka zevk alıcaklardır..

Just keep asking yourself: 'What would Jesus NOT do?'

~fragmanı izlemek istersen

No Joy in Mudville


Death Cab for Cutie - No Joy in Mudville (We Have the Facts... albümü kapanıştan hemen önceki şarkı)
Ben Gibbard diyor ki;

Last night I dreamt that I was you
I was dressed all in black with dark glasses and attitude
Such a pose I could simply not hold
Through days in a northern town that I had once called a home

And your studies of fringe New York streets
I was reading the pavement in every word you would speak
To a "brownstone up three flights of stairs" and it's on

Sen Lou Reed'e hayransın, ben de hayran olduğun adama yazdığın bu liriklerin naifliğine. 40bpm tempolu şarkıları bile anlattıkların ile - yazdığın kalbe dokunan melodilerin ile dinletebilmene... (beni duyuyor mu ki?)
İlk dörtlüğü her dinlediğimde yüzümde bir tebessüm oluşuyor,
"to a brownstone up three flights of stairs and it's on" satırındaki i'm waitin for the man göndermesi ve şarkı bitmeden hemen önce "the overturned kick drum boom" ile Moe Tucker'ı unutmaması da aynen.. The Velvet Underground ile Death Cab for Cutie'nin birleşebildiği ender ve güzel bir an, hayatım adına..

~ dinlemek istersen burda

Marv & Goldie


Ortaokuldaki sıra arkadaşımın Amerika'dan getirttiği çizgiromanlarına sardığım zamanlarda keşfettiğim, bilimum ders saatlerimin su gibi akıp geçmesini sağlayan ama ötesinde tutkuyla bağlandığım bir seri idi Sin City. Birkaç sene sonra filmi de -açıkcası beklentilerimin çok ötesinde- kalbimde ayrı bir odacığa yerleşiverdi. Geçen hafta farkettim ki Arkabahçe Yayıncılık Sin City'e el atmış ve seriyi türkçe olarak yayınlamaya başlamış. Dayanamadım aldım ve böylece günah şehrine bir yolculuk daha yapmış oldum. Hayatımın bir kaç senesine yayılmış bu yolculuğu 3. defa tekrarlamış biri olarak her seferinde ayrı zevk aldım. Hele ki bir sahnede, şaşmadan, her defasındaki gibi yine ağzımın suları aktı.. Paylaşmak istedim.. Blogların amacı bu değil mi zaten?

Adamım Marv, büyük aşkı Goldie'nin ölümünün peşine düşmüş sorumluları ararken, 'besin zincirinin' bir basamağında Peder'e ulaşır. Kilisede, günah çıkartma hücresinin iki ucundaki diyalog şudur;

(Marv silahını çektikten sonra)
Marv: Just give me a damn name!
Peder: Roark.
Marv: Roark? You are really pushing your luck, trying to feed me garbage like this. It can't be that big..
Peder: Find out for yourself, you sorry bastard! There's a farm out at north cross and lennox. It's all there. Find out for yourself and while you're at it...
...ask yourself if that corpse of a slut is worth dying for.

ve bu dialog sonrası screenshot'ını koyduğum sahne,

Marv:
(BLAM) worth dying for.
(BLAM) worth killing for.
(BLAM) worth going to hell for.
amen.


p.s: i <3 marv.